Birbirinden uzak iki hayatın kesişmesiyle sapkın bir tek gecelik ilişkinin, bir seri katilin kanlı cinayetler zincirine dönüşmesiyle her şey beklenmedik bir biçimde şekilleniyor.
Oyunculuğa heveslenen Edward, yüzündeki şekil bozukluğunu neredeyse tamamen gidermek için çok kapsamlı ve deneysel bir ameliyat geçirir. Ancak hayallerini süsleyen yeni suratı yüzünden kısa sürede hayatı kâbustan farksız bir hal alır. “Bu rolü oynamak için doğdum” dediği rolü kaybeder ve elinden kaçırdıklarını geri almayı takıntı haline getirir; eski hayatını konu alan bir oyunda kendisini canlandıran oyuncuya kafayı takar. Toplumsal ve kişisel hırslar üzerine gotik, felsefi ve gerçeküstü bir hikâye anlatan film, prömiyerini Sundance’te yaptı ve ardından başrol oyuncusu Sebastian Stan’ın ödül kazandığı Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarıştı. Kendimizi nasıl gördüğümüz ve başkalarının bize nasıl baktığına dair bu bağımsız film epey karanlık ve tuhaf olsa da mizahi bakışını kaybetmiyor.
Uyuşturucu bağımlısı bir genç, televizyon bağımlısı annesi ve aralarında günden güne yükselen bir uçurum... Uyuşturucu batağı içerisindeki Harry’nin hayattaki tek amacı daha fazla uyuşturucuyken; umutsuz annesini hayata bağlayan tek şey en sevdiği yarışma programıdır. Bir gün bu yarışmaya katılmaya hak kazandığında tek derdi, ödül olan kırmızı elbiseye girebilmek olacaktır. Yaşlı ve mutsuz kadın zayıflama hapları kullanmaya başlar...
Kaliforniya’da zengin bir ev kadını olan Carol White’ın (Julianna Moore) bu hayatta hiç bir eksiği yoktur. Parası da vardır, onu seven bir kocası da, güzel bir evi de… Son derece “güvenli” bir hayat yaşamaktadır kendisi. Bir gün, Carol’un burnuna, nerden geldiğini çözemediği kokular gelmeye başlar. Ardından, Carol’un bu güvenli hayatının surları, başağrıları ile tehtid edilmeye başlar. Bu başağrıları gittikçe kriz nöbetlerine dönüşür. Carol durup durduk yerde ağlamaya başlar, histeri nöbetlerine girer ve bayılmalar başlar.. Doktorlar Carol’un bu duruma bir çare veya sebep bulamaz…