Büyük usta Pier Paolo Pasolini, Giovanni Boccaccio'nun kitabından sekiz öyküye yer verdiği Dekameron'da, neşe ve kalabalıkla dolu düşsel bir dünya ile birçok önemli toplumsal olaya şahit olmuş yüzyılımız ve ortaçağ arasındaki ilgi çekici bağa dikkatlerimizi çekiyor.
Canterbury'e giden bir grup keşiş, yolda vakit öldürmek için birbirlerine öyküler anlatmaya başlarlar. Fakat bütün bu öykülerin ortak bir yanı vardır: hepsi de son derece açık saçık öykülerdir. Bu noktadan itibaren sırayla anlatılan öyküleri dinlemeye ve izlemeye başlarız. Açık saçık olmalarının yanında aslında hepsi de, kilise ve papazların yaşam tarzlarına yöneltilen bir eleştiri ve insan doğasında bulunan zaafların mizahi bir yoldan ele alınmasını içermektedir.
Paranoyak imparator Tiberius'un ölümünden sonra, varisi Caligula iktidarı ele geçirir ve imparatorluğu kanlı bir delilik ve ahlaksızlık sarmalına sürükler.
Rüyaların, tutkuların, anıların ve kadınların yönetmeni Rimini'li Federico Fellini, Roma ile İtalya'nın en sinematografik kentine yakından bakıyor ve kendi Roma'sını anlatıyor. Filmin bir diğer adının, 'Fellini'nin Roma'sı' olması son derece anlamlı.Yarı-otobiyografik, yarı düşsel Roma, sinemacının Rimini'den Roma'ya taşındığı dönemde yaşadıklarından esinleniyor. Peter Gonzales'in yönetmeni canlandırdığı filmde Marcello Mastroianni, Alberto Sordi ve Gore Vidal gibi oyuncular izleyiciyi selamlasa da, filmin başrolünde Roma var. Konuklarıyla anlam kazanan, rengini içinde yaşayan insanlardan alan o rengarenk şehir... Belki de Fellini'nin çılgın ve melankolik bilinçaltına en yakın olan yer...
In postwar Rome, a working-class woman dreams of a better future for herself and her daughter while facing abuse at the hands of her domineering husband. When a mysterious letter arrives, she discovers the courage to change the circumstances of her life.