Filmde, Manş Denizi'ni yüzerek geçen ilk kadın olan Trudy Ederle'nin inanılmaz ama gerçek hikâyesi anlatılıyor. Ederle, ablasının sarsılmaz desteği ve antrenörlerinin yardımlarıyla ataerkil toplumun düşmanca tutumunu ve karşısına çıkardığı tüm zorlukları aşarak ABD'nin Olimpiyat yüzme takımına girmeyi başarmış ve Fransa-İngiltere arasındaki 34 kilometrelik mesafeyi yüzerek geçmişti.
Şehrin gettolarında oturan ve yaşamdan neredeyse vazgeçmiş çocuklara yaşama sarılmaları adına bir neden veren yüzme öğretmeninin özelinde ırkçılığa da şöyle bir değinen keyifli bir film.
15 yaşındaki Gracie, New Jersey'de üç erkek kardeşin içinde tek kız olarak ailesi ile birlikte mütevazi bir hayat sürmektedir. Ailenin en büyük takıntısı spordur; arka bahçede yapılan futbol maçlarının yanı sıra sabahtan akşama yapılan tek sohbette spordur. Büyük kardeşi Johnny okulun gözde futbolcularından biridir, ancak bir araba çarpması sonucu hayata veda eder.Gracie hem kardeşinin anısını taze tutabilmek, hem de spor tutkusunu yerine getirebilmek için futbol takımına girmeye karar verir. Oysa 1978'te kadın futbolcu yoktur ve Gracie öncelikle bir kadının da futbol oynayabileceğini kanıtlamak zorundadır.
Ülkesinde genellikle yetişkinlere hitap eden kitaplarıyla dikkat çeken genç bir kadın yazar, son zamanlarda hayatında değişikliklerle karşı karşıya kalacaktır. Ek iş olarak yerel bir gazetede editörlük göreviyle parasını kazanmaya çalışan genç kız, zamanla hayatına erkeklerin girmesiyle çok zor bir hal alacaktır. Genç bir kadının etrafında gelişen olayları dramatik bir yönle bizlere aktaran The Girl in the Book filmi kısıtlı kadrosuyla iyi işler başaran filmlerden birisi olarak dikkat çekiyor.
A poor, struggling South Carolinian mother and daughter face painful choices with their resolve and pride. Bone, the eldest daughter, and Anney her tired mother, grow both closer and farther apart: Anney sees Glen as her last chance.