Julie, yeni evlendiği borsacı kocası Neil'le birlikte daha önce yaşamış olduğu Viyana'ya döner. Viyana o sırada manyak bir katilin kadınları hedef alıp öldürmesiyle çalkalanmaktadır. Julie, çok geçmeden, kendisinin kente dönüşünü sabırsızlıkla bekleyen sadist ruhlu sevgilisi Jean'ı karşısında bulur. Ne var ki, bir zamanlar Julie'nin ruhunun karanlık yanınına hitap etmiş olan Jean, onun peşindeki tek erkek değildir. Julie'nin yakın arkadaşının kuzeni olan çapkın George'un da gözü Julie'dedir. Aldığı bir tehdit telefonu sonrasında hayatının tehlikede olduğunu fark eden Julie, ilgisiz kocasına ve Jean'a karşı George'a sığınır. Yine de bu, genç kadının bir zulüm girdabına yuvarlanmak üzere olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir.
Cinnet, Alfred Hitchcock'un yıllar sonra sevgili kentine, yani Londra'ya dönüşünü simgeler. Bu dönüş ustaya ilham vermiş gibidir: Kentin son derece başarılı bir fon olarak kullanıldığı, herşeyiyle tipik İngiliz bir seri cinayetler öyküsü izleriz.
Film, aynı zamanda Hitchcock filmlerinde görülegelmiş en kanlı cinayet sahnelerinden bazılarını da içerir. Ve bu nedenle kimi eleştirmenlerden "zevksiz" damgasını yer. Sanki biraz da bunu dengelemek için, katilin peşindeki polis komiseriyle eşinin evlerindeki yemek tartışmaları, ustanın mutfak kültürüne olan büyük ilgisinin bir yansıması ve ayrıca başlıbaşına bir mizah unsurudur. Ve film star oyuncuya sahip değilse de tipik İngiliz, birinci sınıf bir takım oyunculuğu içerir.
Vahşi bir katil, tatil yapan bir grup öğrenciyi gözüne kestirir. Gençlerden sadece biri, katilin elinden sağ kurtulmayı başarmıştır. Emma hayatta kalmayı ve saklanmayı bir şekilde başarır. Tam her şeyin bittiğini sandığı anda ise hırsız bir otoyol çetesi tarafından kaçırılır. Parası için kaçırıldığını sanan Emma'nın hayatı aslında tekrar tehlike altındadır. Katilin geride kimseyi bırakmaya niyeti yoktur...
Filmin yönetmenliğini The Midnight Meat Train, Azumi gibi yapımlarıyla tanıdığımız Japon sinemacı Ryûhei Kitamura üstlenirken, filmin başrollerinde İngiliz aktör Luke Evans, genç yıldız Adelaide Clemens ve Derek Magyar yer alıyor. Filme yurt dışından gelen bazı yorumlar ise olumlu...
A masked serial killer with psychosexual issues strangles female coeds with scarves before dismembering them. When a wealthy student identifies one of the scarves and thinks she has a lead on a suspect, she becomes the killer's next target, retreating to her family's remote cliffside villa with three of her girlfriends.
Collingwood ailesi tatil için bir dağ evine giderler. Ailenin kızı Mari, orada Paige ile arkadaş olur. Fakat bir çete tarafından iki arkadaş kaçırılır ve Mari ellerinden kurtulmaya çalışırken vurulur. Çete üyeleri kendilerine sığınacak bir ev ararken tesadüfen Mari'nin ailesinin evini bulur. Herşey ortaya çıktığında failler kurban durumuna düşecektir. The Last House On The Left, 1972 tarihli, Wes Craven imzalı kült korku filminin yeniden yapımı.
House of 1000 Corpses (Cesetler Evi) 'nin devamı niteliğinde olan bu filmde Şerif John Quincy Uaydal komutasındaki polis Ragsvil, Teksas'ta "Şeytanın Reddettikleri olarak bilinen sadist,seri katil Firefly ailesinin evine baskın düzenler:baskında anne tutuklanır Otis B. Driftuud ve Bebek Firefly kuşatmadan kaçmayı başarırlar.Bu ikiliye babaları deli palyaço Kaptan Spalding de katılır.Çölde gizlice bir otelde birleşmeyi planlayıp sadistçe yöntemler kullanarak iki aileyi kaçırırlar.