1950’lerin savaş sonrası görkemli Londra’sında geçen filmde, o zamanın şöhretli terzisi Reynolds Woodcock (Daniel Day-Lewis) ve kız kardeşi Cyril (Lesley Manville), İngiliz modasının merkezindedir. Kendi benzersiz tarzlarıyla kraliyet ailesinden tutun film yıldızlarına; ünlü varislerden, yaşlı ve elit hanımlara kadar sosyeteden pek çok kesimi giydirmektedirler. Woodcock’un hayatına gerek ilham gerek arkadaşlık sunarak pek çok kadın girer çıkar, ta ki Woodcock genç ve güçlü bir kadın olan Alma (Vicky Krieps) ile tanışıp onu ilham perisi ve sevgilisi haline getirene kadar… Woodcock’un tıpkı diktiği kıyafetler gibi ilmek ilmek işlediği kontrollü ve planlı hayatı, genç bir kadının aşkıyla bozulmuştur.
Kasım 1918, Mütareke'nden birkaç gün önce, Édouard Pécourt Albert Maillard'ın hayatını kurtarır. Bu iki adamın savaştan başka bir şeyleri yoktur. Teğmen Pradelle, anlamsız saldırı talimatı vermiş, iki adamın hayatlarını yok etmiş ve birbirleriyle tanışmalarına vesile olmuştur. Birinci Dünya Savaşı katliamının kalıntıları üzerinde hayatta kalmaya çalışmışlardır. Savaş kurbanlarının cesetleri ile bir servet yapmak üzere olan Albert ve Édouard, yasaklanan ailelerin anısına ve bir ulusun kahraman ibadetiyle anıtsal bir aldatmaca oluşturmaktadırlar.
Sidonie Perceval, an established French writer, is mourning her deceased husband. Invited to Japan for the reedition of her first book, she is welcomed by her local editor who takes her to Kyoto, the city of shrines and temples. As they travel together through the Japanese spring blossoms, she slowly opens up to him. But the ghost of her husband follows Sidonie: she will have to finally let go of the past to let herself love again.
Paris 1832, dudaklarda yalnızca iki kelime dolaşıyordu: romantizm ve devrim. Barones Dudevant, 'George Sand' ismi ile yazdığı edebi eserler için Paris’e gelir. Alfred De Musset ise sivri dilli ve oldukça yetenekli bir şairdir. Bir gün babasının hastalığını öğrenir ancak ölmeden önce onu görmek için yetişemez. Bu onda derin bir suçluluk duygusuna sebep olur ve artık kimseyi sevemeyeceğine kanaat getirir. Fakat yaşadıklarının aksine eşsiz eserler verir. George Sand ise frijiti işlediği kitabı Lelia’yı henüz bitirmiştir. Yayıncısı ona kitaptan erotik bölümleri toplum içinde okumasını önerir. Ona destek olan ve yardım elini uzatan tek kişi ise Alfred De Musset’tir. İki yazar onları birbirlerine bağlayan edebiyatı fırsat bilerek görüşmeye devam ederler. Aralarındaki aşk gün geçtikçe daha da tutkulu bir hal alır.
Max Paris'te yaşamaktadır. Bir gün şans eseri kafede en büyük aşkı Lisa'yı görür. Lisa ile tekrar görüşebilme saplantısı yüzünden o günlerde planladığı Tokyo gezisi ve hatta evlilik hazırlıkları hikaye olur çıkar. Lisa'nın yaşadığı yeri öğrenir, sinsi gibi apartmanda saklanmaya başlar. Lisa'ya benzeyen başka bir kadın; Alice, Max'i görür ve cinsel ilşkiye girerler. Şu halde işler biraz karışır tabii. Bu da yetmezmiş gibi Alice, Max'in samimi arkadaşı Lucien'in kız arkadaşı çıkar, iyice alt üst olur ortalık.
4 yıllık ayrılıktan sonra, karısı Marie'nin çağırması üzerine Ahmad Tahran'dan Paris'e geri döner, geliş amacı boşanma davasıyla ilgili belgeleri tamamlamaktır. Kısa süreliğine yaptığı bu ziyaret esnasında eski eşi Marie'nin kızı Lucie'yle son derece sancılı ilişkisinin farkına varır. Bu duruma el koyarak düzeltmek için çaba harcamaya karar veren Ahmad'in uğraşları, eski ve kuytuda kalmış bir sırrın ortaya çıkmasıyla sonuçlanacaktır.