20. yüzyılın ilk yıllarında geçen hikayede, başıboş dolaşan işsiz bir genç adam olan James Apperson'ın hayatına konuk oluyoruz. James'in vakit öldürerek geçirdiği hayatı, varlıklı bir işadamı olan babasıyla çalışmaya başladığında bambaşka bir yöne evrilir. Bir süre sonra Amerika, Birinci Dünya Savaşı'na girdiğindeyse James yeni bir dünyayı keşfetmiş olur. Genç vatansever, iki arkadaşının peşinden gidip orduya katılmaya ve ülkesi için savaşmaya karar verir. Eğitimler sırasında arkdaşları Jim ve Bull'la olan arkadaşlığı iyice ilerler ve bağlı bulundukları birlik Fransa'ya gönderildiğinde burada da yolları ayrılmaz. Fransa'da Melisande isimli son derece etkileyici bir genç kadınla tanışan üç arkadaş, Melisande'den fazlasıyla etkilenir. Ancak Melisande'nin aklı sadece Jim'dedir. Cephede başlayan bu aşk, ikisi için de durumların bir hayli zorlaşması anlamına gelmektedir.
1940 yılında Fransa’da II. Dünya Savaşı’nın ilk işgalleri yaşanmaktadır. Genç ve güzel bir kız olan Lucile Angellier, üvey annesinin evde gözetiminde, savaşta esir düşen babasından haber almak için beklemektedir. Bir yandan Paris’ten gelen savaş mültecileri küçük kasabaya yerleşmeye çalışırken, diğer yandan Alman askerleri kasabalıların evlerini bir bir işgal etmeye başlar. Lucile evlerine yerleşen Bruno von Falk adlı yakışıklı askerden, başlarda hiç hoşlanmaz ve kendisini geri çeker. Fakat günler ilerledikçe iki genç arasında aşka sürüklenen bir çekim oluşur. Ama karşılarında savaşın en trajik yüzü durmaktadır.
Dünya Savaşı sırasında hüküm giymiş bir Nazi savaş suçlusunun kızı olan Alicia'yla Amerikan Hükümeti adına casusluk yapması için temasa geçilir. Aşk, gerilim ve tutku gibi Hitchcock temaları etrafında dönen film, ustanın en iyi filmlerinden birisi olarak kabul ediliyor. Film diğer Hitchcock filmleri gibi gerilim türünde olsa da; alt metin olarak asıl aşkı ele alıyor. Filmde Grant, ajan rolünde; Bergman da Almanya vatandaşı olan, babası kirli işlere karışmış, babasının yaptığı pis işleri öğrendiğinde Amerika hükümetine çeteye sızan birini canlandırıyor.
Auschwitz kumandanı Rudolf Höss, eşi Hedwig, çocukları ve hizmetkârlarıyla rüya gibi bir hayat sürmektedir. Öyle ki, ölüm kampının duvarına bakan muhteşem evleri tam da tren raylarıyla gaz odaları arasındadır. Martin Amis'in aynı adlı romanından uyarlanan bu çarpıcı film çiçekli, geniş bahçeleri, seraları ve havuzlarında keyif süren Höss ailesinin başlarına ölüm külleri serpilirken süregiden sıradan gündelik yaşamını gözlemliyor.
1900'lerin Amerikasında orduda görevli albay William Ludlow görevinden ayrılarak, Montana'da kaya dağlarında bir evde 3 oğlu ile yaşamaya başlar. Bu arada 1. Dünya Savaşı başlar. Albayın tüm karşı çıkmalarına rağmen 3 kardeş savaşa katılır. En küçük oğlan Samuel'in öldüğü savaşın ardından diğer oğlu Tristan Samuel'in nişanlısı Susannah'la yakınlaşmaya başlar ve aralarında bir aşk başlar. En büyük kardeş Alfred'inde Susannah'tan hoşlanmaya başlamasıyla olaylar değişir ve gelişir. Bu arada kardeşinin ölümünden kendini sorumlu tutan Tristan bir çıkmazın içine girmiş bulunmaktadır.
Film, vicdani retçi olan ve trajik bir kadere maruz kalan Franz Jägerstätter’in gerçek hikayesini konu ediyor. Avusturyalı Franz Jägerstätter, II. Dünya Savaşı’nda yaşananların ardından Naziler için savaşmayı reddeder ve bu yüzden de 1943 yılında idam edilir.